Orada ne işimiz var?

Haber7 Yazarı Prof. Dr. Recep Bozdoğan, Esed rejimin İdlib’deki hain saldırısı sonrası köşesinde çarpıcı bir yazı kaleme aldı. Bozdoğan,

Orada ne işimiz var?
Yayınlama: 04.02.2020
2
A+
A-

İşte Prof. Dr. Recep Bozdoğan’ın o yazısı;

“Coğrafya kaderdir” sözü bir milletin tarihî serüvenini açıklayan en veciz ifadelerdendir.

Coğrafî konumunun farkına varamayan, sağladığı fırsatları değerlendiremeyen devletler, diğerlerinin otoritesine boyun eğmeye mahkûmdur.

Dünya tarihi boyunca büyük önem taşıyan, ama en çok sorun üreten coğrafyaların tam ortasında yükselen Türkiye’nin buralara artan ilgisi, temel bir millî güvenlik ihtiyacıdır.

Sadece Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu değil, Kuzey Afrika, Doğu Avrupa ve Orta Asya da Türkiye’nin yakın etki alanı olarak görüldüğü müddetçe, geleceğe daha büyük bir güvenle bakabiliriz.

İstanbul’un güvenliğini Doğu Avrupa’dan, Erzurum’un güvenliğini Kafkaslardan, Van’ın güvenliğini Orta Asya’dan, Gaziantep’in güvenliğini Orta Doğu’dan, Antalya’nın güvenliğini Kuzey Afrika’dan başlatmayan bir politik yaklaşım, bugünün dünyasını kavrayamayan bir stratejik körlükten başka ne olabilir?

Türkiye’nin yakın etki alanı bu şekilde somutlaşırken, genel etkileşim alanı Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının tamamına yayılmalı, ilgi alanı ise dünyanın her yanını kapsayacak şekilde geniş olmalı.

Havacılık ve uzay teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, bu yaklaşım dahi yetersiz kalmış; ABD’den Rusya’ya, İngiltere’den Fransa’ya, Japonya’dan Almanya’ya kadar birçok devlet âdeta uzayda yer kapma yarışına girmiştir.

“Büyük devlet” olarak adlandırılan bu ülkeler, 19. yüzyılda da dünyayı paylaşma yarışına girişmiş ve günümüze kadar devam eden uluslararası ekonomik ve politik sistemlerin ana aktörleri arasında yer almıştır.

Türkiye de bu devletler arasına girmek için kısa süre önce Türkiye Uzay Ajansını kurdu.

Küresel sınırların da ötesinde, evrensel düzeyde “büyük” düşünmek “büyük” milletlere mahsustur.

Büyük milletler ise tarihe yön veren olayların nesnesi değil, öznesi olabilmiş halklardır.

Büyük bir milletin mensubu olmak, millî duyguları en zayıf olan bireylerin bile genlerine nüfuz etmiş gizli bir koddur.

Büyük bir millet olmak, sadece gönül coğrafyasına değil, etki ve ilgi alanlarına da tutku ile bakmayı gerektirir.

Üç kıtada dört yüzyıl boyunca hâkimiyet kuran bir dünya devletinin vârisi olan Türk Milleti de, genlerine işleyen “büyük millet” benliğinin gereklerine uygun politikalar geliştirmek mecburiyetindedir.

Türkiye’nin on yıllar boyunca şiarı olan “yurtta sulh”un sağlanabilmesi için “cihanda sulh”u muhafaza edecek bir siyasî ve ekonomik gücün inşa edilmesi temel hedef olmalıyken, bazı siyasetçilerin çıkıp bütün dünyanın cirit attığı “Suriye’de ne işimiz var” demesinin bir anlamı olabilir mi?

Suriye’yi “sınırın öte tarafı gören” bir zihniyetin, o sınırın Türkiye’ye ödettiği bedelleri anlayabilmesi mümkün mü?

1921 ve 1926 yıllarında imzalanan Ankara Andlaşmalarında çizilen ve Türkiye’nin tarihî ve coğrafî gerçeklerini yansıtmayan Suriye ve Irak sınırları Türkiye’nin başına sayısız dertler açtı.

Sıradağlar, nehirler veya derin vadiler gibi coğrafî hatların değil de düz ovadan geçen bir demiryolunun sınır kabul edildiği başka bir andlaşma muhtemelen yoktur.

Demiryolunun ortasından geçen şehirlerin, iki ülke arasında bıçakla kesilircesine taksim edildiği böylesine bir garabetle çok az yerde karşılaşılabilir.

Akçakale ile Tel Abyad’ın (Akça Tepe), Ceylanpınar ile Rasülayn’ın (Pınarbaşı), Nusaybin ile Kamışlı’nın yapay bölünmüşlüğü, sadece şehirlerin değil, komşuların, akrabaların ve ailelerin de bölünmüşlüğüdür.

Baba ile oğulun, ana ile kızın, dede ile torunun sırf demiryolunun iki tarafındaki evlerde yaşadıkları için mâruz kaldığı zoraki ayrılık, sadece hanelerin değil, kalplerin ve gönüllerin de ayrılığıdır.

Konunun insanî boyutu böyleyken, Türkiye’nin Suriye ve Irak kaynaklı teröre on yıllardır mâruz kalması, sadece devlet adamlarının değil, sıradan siyasetçilerin bile dikkatle analiz etmesi gereken bir bekâ meselesidir.

Zâlim terör örgütü PKK’nın elebaşısı Abdullah Öcalan’ın Esad rejiminin yataklığında geçirdiği yıllar, ülkemizdeki nice ocağa ateş düşüren, babayı oğlundan, anayı kızından, dedeyi torunundan ayıran vahşet yılları oldu.

PKK elebaşlarının Kuzey Irak’ta yuvalandığı inler, beşikteki bebeğin canice katledildiği planların yapıldığı şer yuvaları oldu.

Obama tarafından kurulduğunu bizzat Trump’ın itiraf ettiği kukla DEAŞ’ın Türkiye topraklarına, Suriye ve Irak’taki kadim Türk şehirlerine yönelik barbarca saldırıları, Misak-ı Millî sınırlarına masa başında yapılan sinsi emperyal müdahalenin bugüne yansıyan hesaplarıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği “Suriye’de istikrar sağlanana ve Türkiye’ye yönelik terör tehdidi tamamen yok olana kadar Suriye’den çıkmayacağız” sözü, son kırk yılda yurt dışı kaynaklı terörün insanımıza yaşattığı acıların bir ifadesi değil de nedir?

Türkiye, Misak-ı Millî sınırlarını elinde tutmasa bile, kontrol altında tutacak mekanizmaları geliştirmek mecburiyetindedir.

Çünkü İngiltere’nin eski başbakanı Churchill’in Türkiye için söylediği “soldukça sulayın, uzadıkça budayın” sözü, Batı dünyasının Türkiye’ye biçtiği rolü ve fonksiyonu bütünüyle yansıtmakta.

Gözü dönmüş Batılı emperyal güçlerin Suriye ve Irak’ta kurduğu tezgâhın bir benzeri Doğu Akdeniz ve Libya için de kurulmaya çalışılmakta.

Doğu Akdeniz’de trilyonlarca dolar değerindeki hidrokarbon kaynaklardan pay alan bir Türkiye, sadece olağanüstü bir ekonomik gelir elde etmeyecek, aynı zamanda güçlenen ekonomisi ve askerî kapasitesi ile Batının Orta Doğu’daki menfaatlerinin önündeki en büyük engellerden biri haline gelecektir.

Libya’da sayıları bir milyonu geçen Kuloğlu Türklerinin yanı sıra bu ülke ile güçlü tarihî bağlara ve doğal olarak müdâhil olma hakkına sahip bir Türkiye’nin, bu ülke üzerinde hesap yapan küresel güçlerce hoş karşılanması elbette beklenemez.

Libya halkına kan ve gözyaşından başka bir şeyi reva görmeyen sömürgeci İtalya’nın bu ülkede söz sahibi olarak kabul edildiği bir ortamda, Türkiye’nin devre dışı bırakılmasına yönelik hesapları fark etmeyerek “Libya’da ne işimiz var” diye sormak, stratejik miyopluk değil de nedir?

Anatolia’yı “Anadolu” haline getiren Malazgirt Zaferini nefretle anıp, “bu topraklarda zulüm 1071’de başladı” diyebilecek kadar şuursuzlaşanlara arka çıkan siyasetçilerin, stratejik bir vizyon ortaya koyması mümkün mü?

“Diyar-ı Rum”u “Türkiye”ye dönüştüren, Türkiye’yi ebedî vatan haline getiren İstanbul’un fethine ve Fatih Sultan Mehmet’in aziz hatırasına nefretle bakıp, “İstanbul’da zulüm 1453’te başladı” diyecek kadar hadsizleşenlere arka çıkan siyasetçilerin, Türkiye’yi geleceğe taşıması mümkün mü?

Koskoca İslâm dünyasında Türkiye’den başka hakkın ve hukukun yanında yer alma cesareti gösterebilen kaç devlet var?

Koskoca dünyada, hiçbir emperyal hesap yapmadan mazlumun yanında durabilen kaç devlet var?

Dünyanın neresinde olursa olsun mazlumlara gücü yettiğince el uzatan bir Türkiye’yi yarınlara daha güçlü bir şekilde taşıyabilmek için, elbette her yerde olacağız.

Dünyanın Türkiye’ye ihtiyacı var.

Türkiye’nin geleceği inşa etmek için yapacak çok işi var.

Kalın sağlıcakla.

ŞÜKRAN ve MİNNET: Aziz vatanımızın bekâsı için en değerli varlığını, canını seve seve fedâ ederek Suriye şehit düşen kahraman Mehmetçiklerimize Yüce Allah’tan rahmet, tüm sevenlerine sabır ve metânet dilerim.

Milletimizin başı sağolsun.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.